Onur Bayrak Yazıları

İki Şiir Kitabı Üzerine

(Bu yazı ilk olarak Türkiye Notları dergisinin 15. sayısında yayımlanmıştır.)

Şiir üzerine yazmak çabası bana hiçbir zaman sevimli gelmediği gibi kendi şiirim üzerine çıkan yazı ve yorumları da hep güçlükle ve sıkılma hissiyle okudum. Bununla yazıların isabetsizliğini veya yazdıklarım üzerine yanlış yorumlar getirmiş olduklarını kastediyor değilim. Bilakis bazıları beni şaşırtacak kadar ilginç bakış açılarına sahipti. Ancak yine de dünyanın en özel anlatım “türü” olarak gördüğüm şiir üzerine ya da insanın en ilginç “türlerinden” biri olan şairin poetikası hakkında yazmak fikrinin boğuculuğundan kurtulamadım. Gerçi zaman geçtikçe ve şiir ortamında “piştikçe” hem yaşadıklarımdan hem de gördüklerimden, kitabı “görülen” veya “hakkında yazılan” şairlerin çoğunlukla yazıyı yazanın kendi çevresi hatta klanı içerisinde olduğunu, bazı özgün kitapların ya hiç görülmediğini ya da belli bir klan dışında hiç görülmediğini anladım. Hatta bir şairin ilk kitabıyla ikinci kitabı arasında, şiirinde değil ama “mahallesinde” bir değişiklik olduysa kitaplarının “görülme” durumu ve sıklığı ile “görenlerin” cenahının da farklılaştığını izledim. Ayrıca son dönemde, şiir yazma iddiasında olanlar arasında dahi beğenilen şiir kitaplarını belirtmenin ortadan kalkmakta olduğunu söyleyebiliriz herhalde. Ben bu yazıda, şairlerini hiç görmediğim, kıymetlerinin bilinmediğine inandığım ve okuduğum günden itibaren sevdiğim ve önemsediğim iki şiir kitabına, yukarıda belirttiğim sebeplerle poetik içerikleri hakkında ileri derecede öznel değerlendirmeler yapmadan, sadece bu kitapları şiir okurları için hatırlatmak amacıyla değineceğim.

  1. CANAVARLIĞA YAZGILI ŞEHZADE

1971 doğumlu şair Ayhan Kurt’un ilk ve tek kitabı olan Canavarlığa Yazgılı Şehzade, Haziran 1998’de Oğlak Yayınları tarafından yayımlanmış. Bu kitap daha sonra, Kasım 2007’de içerisine Müsadere adlı beş yeni şiir içeren ek bir bölüm eklenmiş şekilde Ebabil Yayınları tarafından yeniden basılmış ki bendeki nüsha bu baskıya ait.

Canavarlığa Yazgılı Şehzade’den ilk nasıl haberdar olduğumu şu ân hatırlamıyorum. Kitaba düştüğüm nota göre Ocak 2011’de okumuşum. Ayhan Kurt, benim o dönem her birini sıkı bir şekilde takip ettiğim edebiyat dergilerinde görünmeyen bir şair olduğundan dergilerde şiirini okuyup haberdar olduğum bir şair olamaz. Kuvvetle muhtemel, okuldan bunalıp da Cebeci’den Kızılay’a yürüdüğüm her gün yaptığım gibi kitabevlerinin şiir raflarına bakarken görüp de haberdar oldum kitaptan.

Kitabı, sevdiğim her şiir kitabına yaptığım gibi uzun süre çantamda gezdirdiğimi ve bir yerinden rastgele açarak defalarca okuduğumu hatırlıyorum. Mülkiye’nin üst katında, akvaryum denilen arka bahçeye bakan pencerelerin önüne oturarak okuduğum bir ân canlanıyor kafamda.

Kitabın ilk baskısında on yedi, ikinci baskısında eklenen Müsadere adlı bölümünde ise beş şiir olmak üzere toplam yirmi iki şiir var. İlk şiir Yara’dan son şiir I’m Pıtbull’a kadar kitaba hâkim olan duygu, yer yer kentte olduğunu hissettiğimiz ancak daha çok zamansız ve mekânsız bir anlatıcı-şair öznenin, edilgen bir biçim taşıdığını durmadan belirttiği varoluşuyla dünyada bulunma hâlinin saldırısı altında kalması olarak dikkat çekiyor. Bu saldırılara bazen toplum aracılık eder (“Ne çoksunuz “yaşamak” üzerinde mülk ilanlarınızla kocamansınız / Görmeseydiniz beni keşke, neden-sonuç avlarında sürülmeseydi izim”- “Karıştım kölelerin puslu iniltisine “yaşamak” pahasına / Rehberim oldu dilde viran alfabede yarış”) bazen hükmedemediği, maruz kaldığı bir yazgıdır buna sebep olan (“kimdi koşamadığım iklimlerin terini süren alnıma”) bazen de Yaratıcı sebeptir olup bitene (“Her yenilginin ardından uzun uzun aktığım şelâleyi görsen / Anlarsın tanrı neden sevmez yontucuyu”).

Şairin dil ve anlatım biçimleri üzerine düşündüğü, varoluşçu düşünürleri ve de özellikle de Martin Heiddegger’in Varlık ve Zaman’ını çok iyi okumuş olduğu da anlaşılıyor. Zaten kitabın giriş kısmında Heiddegger’in Varlık ve Zaman’ına üstü örtülü bir şekilde, sonunda ise bir alıntıyla selam gönderiyor. Ancak bunların yanında kitaptaki öznenin birbirini besleyen ve de etkileyen bir şekilde teolojik ve ontolojik açmazlardan muzdarip olduğu da anlaşılıyor (“Bu şehirde ezberlediğim bütün kutsal kitaplar / Tek bir piramide dönüştü sonunda” – “Dinim şeytana bahşiş diye bırakırdım”- “Cüretse minareden de yukarıda bir doruk özlemek”- “Altımda kalan eğreti bir hayat-ki yükselmiştim / Haraç verecek haç çıkarıp şeytanla birlik-“Babasının dipsiz kollarında şimdi üşüyordur / İsa’yı bana geri verin anne”). Kitabı saran tüm karanlık ve umutsuz atmosferin neticesinde şairin bir çıkış yolu görmediğini de anlıyoruz (“Hasta adam! Zavallı ukala / Hangi cerrah erişebilir artık / hapsolduğumuz yaraya”).

Çeşitlilik içeren sözcük seçimi ile de dikkat çeken Canavarlığa Yazgılı Şehzade, Türk Şiirinde benzeri pek olmayan, kendine özgü karanlık ve teolojik atmosfere sahip ilginç bir kitap.

  1. ANKARA İÇ SAVAŞINDA ÜÇ HAİNİN PORTRESİ     

1967 doğumlu Şair Ahmethan Yılmaz’ın ilk kitabı olan Ankara İç Savaşında Üç Hainin Portresi Kasım 2001’de Kaknüs Yayınlarından tarafından yayımlanmış.  İkinci baskısı olmayan bir kitap. İlk baskısı da tükendi mi emin değilim.

Bu özel kitaptan, bir dergide Ahmethan Yılmaz’dan bahsedilince haberdar olduğumu ve kitabın kendisi kadar ilginç ve güzel olan ismini çok sevdiğimi hatırlıyorum. Kitaba düştüğüm nota göre Ağustos 2011’de okumuşum. Tıpkı Canavarlığa Yazgılı Şehzade gibi, Ankara İç Savaşında Üç Hainin Portresi’ni de uzun süre çantamda taşıdığımı ve birkaç defa okuduğumu hatırlıyorum. Bunun sebebinin, Yılmaz’ın kitabının, kendisiyle aynı dönemlerde ilk kitapları çıkan şairlerin kitaplarının epey dışında bir muhteva taşımasıydı.

Yılmaz’ın kitabında birkaç tanesi uzun ve çeşitli kısımlara ayrılmış, hemen hepsi deneysel sayılabilecek on şiir bulunmakta. Bireysel İngiliz ve Amerikan şiirinden, özellikle de Ezra Pound’dan etkiler taşıdığını hissettiğim Yılmaz şiirini her okuduğumda, yer yer içerdiği soğuk burukluk bakımından Şavkar Altınel ile bir benzerlik kurduğumu söylemeliyim . Ancak Yılmaz şiirinin, tıpkı Ayhan Kurt da olduğu gibi derin ontolojik bir açmaz ve teolojik problemler bakımından Altınel’den ayrıldığını kabul etmek gerekir.

Bazen kentli bir ihtilalci barbar (“bunalarak yaşamıştır bu kederli savaşı / kendine mi hain olmuştur tanrılarını yakarak / üstelik dini bütün bir adam gibi davranıp / bombalanacak şehirler gibi içini de karartmıştır” ) bazen oldukça lirik (ışığın hasar verdiği / içe dönük bir çiçeğin / içinden geçen az bir hayatla / örtünmesi gibi / taç yapraklarıyla) bazen de kendisini Tanrı’ya bırakan yalnız ve imanlı bir persona var Yılmaz şiirinde (örtünün altından çıkıp / kısık bir sesle / nasıl yalvarılırsa öyle / ey Rahman överim seni).

Kitapta, teknik sebeplerle burada paylaşılması mümkün olmayan ve bugün deneysel şiir yazdığını iddia edenlerin dikkatle okumaları gereken çeşitli deneysel şiir çalışmaları da bulunmakta. Yılmaz’ın kitabında çeşitli kişiliklerde seslenen anlatıcının, şairin ikinci kitabında (Sokaklar Açmak, Foo Yayınları, 2011) bütünüyle kentli bir personaya dönüştüğünü de ekleyeyim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir