Onur Bayrak Yazıları

Türk Şiiri Öldü mü?

Geçen günlerde bir meseleye şahit oldum sosyal medyada. Tanımadığım ve sonradan öykü yazarı olduğunu öğrendiğim Eyüp Tosun’la küçük çaplı bir söyleşi (http://sanatkritik.com/anket/sanat-kritik-anketi-eyup-tosun/) yapılıyor. Bu söyleşide Eyüp Tosun bir soruya “Ben 2000 sonrası yazılan şiirin başka bir şey olduğunu düşünüyorum. Yani çok iyi verimler ve isimler var ama bunlara şiir diyemem. Zaten yazanlara şair asla diyemem. Türler içinde asırlardır kimlik mefhumunun en öne çıktığı, en onunla asla bağımsız düşünülemeyeceği alan şiirdir. İşte bu kimlik meselesi altüst olmuştur. Anlam arayışı kaybolmuş, anlamsızlıktan bir nevi övünç duyma hazzı belirmiştir. Daha birçok sebep var ama uzatmayayım. Özetle başka bir isim bulmaları lazım. Şiire yeni bir alttür ya da bağımsız bir ad kazandırmaları gerekiyor ki bir değerlendirme yapalım. Bu sorunuza yanıtım: 2000 ve sonrasında ne şiir vardır ne de şair.” şeklinde cevap veriyor. Bu cevabı gören bazı şairlerimiz ve şiir yazıcılarımız da (Türkiye’de iki sıfatın çok ucuz dağıtıldığına inanıyorum. Profesörlük ve şairlik. Dolayısıyla ikisinin de gerçeğini bulmak çok zor. Bu sebeple vicdanen şair payesini rahatlıkla veremiyorum.) Eyüp Tosun’u en hafifi cahillik olmak üzere çeşitli aşağılayıcı sıfatlarla itham ediyorlar. İsmi zikredilmeden ima yollu epey ağır hakaretlere de maruz kaldı söyleşi sahibi. Romancılarla ilgili de ilginç şeyler söylüyor ama o lafları nasıl karşılık buldu bilmiyorum. Muhtemelen bir sosyal medya sporu olarak linç edilmiştir yine. Şiirin olmadığı yalnızca Eyüp Tosun’a ait bir söylem de değil ayrıca. Ara sıra “piyasada” dolaşıyor bu tez. Eyüp Tosun bu söylemin güncel dili oldu sadece. “Abartıyorum çünkü anlaşılmak istiyorum” şeklinde doğruluğuna inandığım bir söz var. Eyüp Tosun da abartıyor, çünkü anlaşılmak istiyor aslında. Ben böyle anlıyorum.

Bir fikirle ilgili düşünürken, hem o fikri ileri süreni hem de fikrin muhataplarını olabildiğince tanıyabilmek için güzelliği basitliğinde saklı ve de birbirine bağlı iki şeye bakıyorum. Bir: Gözlem, gözleyenden bağımsız değildir. İki: Gözlemcinin dokunduğu yerdeki tepkileri iyi izle.  Eyüp Tosun az çok okur yazar bir insan olduğuna göre Türkiye’nin bu konudaki oldukça düşük ortalaması göz önünde bulundurulduğunda (varsa) entelektüel camia içerisinde sayılabilir herhalde. Kitabı olan bir öykü yazarı. Ve bu insan 2000 yılı sonrasında şiirin olmadığını, anlamsızlıktan övünç duyma hazzı kısmını saymazsak, çok açıklayıcı ve içi de pek dolu olmasa da bir şekilde iddia ediyor. Takip ettiğim kadarıyla “dokunduğu yerden” işittiği şeyler ise cahillik suçlaması ve hakaretler. Mesele başka türlü ele alındı mı bilmiyorum, görmedim.

Şair dostlarımızın ve şiir yazıcısı dostlarımızın varlıklarıyla ilgili unutmamaları gereken temel bir şey var: Şiiriniz yakından da uzaktan da sağlam görünmüyor. Şayet unuturlarsa ve Eyüp Tosun gibi bir insan uzaktan bakmasına rağmen çıkıp da bunu hatırlatırsa yapmaları gereken bir hakikat cüzü paylaştığı için hakaret etmek değil, teşekkür etmek olmalı. Solcu “takılan” ve sosyal medyada sosyal adalet savaşı veren şiir yazıcı dostlarımız için açacak olursak: Bırakın “savunabiliyorsa” şiiriniz sizi “tarih önünde” savunsun. Dindar görünen ve “gönül adamı” takılan şiir yazıcısı dostlarımız için açacak olursak: Nefsinize ağır gelen yararınızadır. Sizlerin klanlarınızda, arkadaş ortamınızda, mahallelerinizde veya ikili ilişkilerinizde birbirinizi durmaksızın överek, “like”layarak, abileriniz, üstatlarınız, şeyhleriniz, yoldaşlarınız, pirleriniz, mirleriniz, ağalarınız ve patronlarınız himayesi altında edebi türler içerisinde en çok şiire benzeyen metinler üretmeniz, sürekli görünmeniz, bedeninizi şiirinizin önüne koymanız ve birbirinize “şair” demeniz hiçbir işe yaramıyor. Türkiye’de bugün sosyal medyada ve her yerde “vır vır” konuşan ve hiç susmayan şiir yazıcılarını, edebiyatın içerisinde yer alan, öyküler yazan bir insan bile şair olarak kabul etmiyorsa ve de bu düşünce sahibi bir de hakarete uğruyorsa ne düşüneceğiz?

Türk şiiri öldü mü? Hayır. Şimdilik böyle bir şey söyleyemeyiz. (Ölebilir de ama. Şiir de ölebilir, resim de, heykel de. Bunda acayip bir şey yok.) Ama Türkiye’de, meşhur ekonomi teorisindeki gibi “kötü şiirin iyi şiiri kovması” sorunu var. Görünen, ortada olan, hiç susmayan öylesine berbat ve kötü ki, bunların ne olduğunu veya ne olmadığını anlayan edebi zevki biraz da olsa “rafine” muhtemel şiir okuru, görünmeyen ve olası güzellikler içeren şeyleri merak dahi etmiyor ve saklı güzellikler kaybolup gidiyor. Bu hem çok uzun bir konu hem de değil. Ben uzun anlatmayacağım. Geçmişten ve bugünden iki örnek vereceğim ve gerisini insanların şiir görgüsüne ve idrak seviyesine bırakacağım.

Bir: Türk şiirinde 90’lar kuşağı diye bir kuşak varsa bunun üç özgün ve öncü şairi var.  Ahmethan Yılmaz, Ayhan Kurt ve Süleyman Çobanoğlu. Belki birkaç isim daha sayılabilir. Çobanoğlu iyi şiirler yazmaya ve yayımlamaya devam ediyor. Ahmethan Yılmaz ve Ayhan Kurt nerede? Halbuki bugün 90’larda veya 2000’lerde ortaya çıkmış ve çeşitli etkisiz şiirler yazmış ve de yazmaya devam eden pek çok isim hâlâ dergi çıkarıyor, üstelik bazıları şiir teorisi üzerine bitmek bilmez, sıkıcı ve boş tartışmalar yürütüyorlar ve bunlar da yetmezmiş gibi kimisi şakacı, kimisi derviş kimisi de akil adam personalarıyla sosyal medya fenomeni olmaya çalışıyorlar. Özetle ne matah bir şey söylüyorlar ne de susuyorlar. Bunları gören ve okuyan bir insanın “şiir de bitmiş” dememesi için ben bir sebep göremiyorum. İki: Son dönemde büyük bir yayınevi bazı genç şiir yazıcılarının kitaplarını bastı. Karşıma ne çıkacağını tahmin ettiğim halde, sosyal medyada birbirini “like”lama ve övme tutkunu diğer şiir yazıcılarımızın da ilgisi sebebiyle bunlardan iki tanesini okumaya çalışma gafletinde bulundum. Birbirinin aynısı, sonsuza kadar uzatılabilecek, kimin yazdığının hiçbir önemi olmayan, oldukça kişiliksiz ve zayıf şiir benzeri bazı metinler çıktı karşıma. Bu kitapları yazanların ortada görünme çabası ve ortaya koydukları metinler arasındaki tuhaf ters korelasyonu görünce sadece insan denen varlığın bitmek bilmez hırslarını ve kendisini tanıyamamasını düşündüm (bu bakımdan zihin açıcı bir tecrübeydi) ve kitaplığımdaki yer sorununu da göz önünde bulundurarak kitapların ikisini de yırtarak çöpe atmak zorunda kaldım. Eyüp Tosun da, böyle iki üç kitap okuyup kaldırıp attıktan sonra “şiir bitmiş” demiş olabilir ki kendince haklıdır da. Ne yapacak yani, her sene çıkan şiir kitaplarını alıp şiirin hayatiyeti hakkında analiz mi yapacak? Pompalananlara bakacak, en çok patırtı çıkaranlara bakacak, “vır vır” konuşanlara bakacak, onların kitaplarını okumaya çalışacak ve ortadaki “şeyi” görüp kaldırıp çöpe atacak. Edip Cansever, İsmet Özel bana yeter diyecek. Biraz daha şiir görgüsü varsa Dıranas, Oktay Rifat falan da okuyacak. Her ortalama şiir okurunun yapacağı gibi yani.

Meselenin ikinci boyutu daha da acıklı. Eyüp Tosun’a “biz öykü dünyası hakkında konuşuyor muyuz ki sen şiir dünyası hakkında atıp tutuyorsun” şeklinde özetlenebilecek şekilde tepki verenler bir acizlik ve sefillik destanı yazıyorlar. Bir insanın şiir yok, öykü yok demeyi bırakın, akıl yok, insan yok, evren yok veya irade yok deme vs. hakkı ve özgürlüğü vardır. Kaldı ki felsefe tarihi de teoloji tarihi de böyle cümlelerle doludur. Bu hak ve özgürlüğü 21. Yüzyılda, üstelik bir de kendisini okuyup yazmış sanan insanlara hatırlatmak zorunda kalmak bile utanç verici sayılmalıdır. Örneğin bence Céline’nin “Gecenin Sonuna Yolculuk” ve Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” roman türünün son iki başyapıtı. Bunlardan daha büyük bir roman yazılacağına inanmıyorum ve bir konuda ihtiyacım yoksa (İhtiyacım: Arka planı Türkiye’nin toplumsal yapısı olan romanlar) asla roman okumuyorum. Mesela, bence Türkiye’de eli ayağı düzgün bir edebiyat dergisi yok. Edebiyat dergisi namıyla piyasada dolaşan şeyler büyükşehirlerdeki köy veya kasaba derneklerinin bültenlerinden farksız. Edebiyat dergileri onlar kadar mahalleci, klancı ve akrabacı çünkü. Bastıkları yazılar ve şiirler(?) de birbirinden berbat. İnsanların kendilerini dergici, editör, yazar ve şair hissetmesi için bir simülasyon oynandığına inanıyorum. (İstisna var mıdır? Belki. Başta söylediğim gibi: Abartıyorum, çünkü anlaşılmak istiyorum.) Bunu hissettiğimden beri de, yaklaşık dört yıldır, edebiyat dergisi almıyorum ve okumuyorum. Şimdi bu beni ve benim gibileri şiir jandarmalarına ve kendi mahallesinin feodal şiir ağalarına göre cahil yapıyor. Ve “bırakın bu cahili, biz yola devam edelim, dergilerimizde 10 kişi birbirimizi övelim, sosyal medyada birbirimizi rt edelim” deyip geçmek daha konforlu geliyor tabi ki. Kaldı ki özgürlükçülüğü düstur edinmiş, sosyal medyada sosyal adalet savaşı veren ve her bir tweetleri adeta Themis’in Kılıcı olan şiir yazıcısı dostlarımız herkesten çok destek vermeliydi Eyüp Tosun’un fikir özgürlüğüne. Neden hakaretler yağdırdıklarını anlamadım demem gerekiyor ama anladım. Türkiye böyle bir yer çünkü. Hiçbir şey ilkesel değil ve her şey kişisel. Unutmam: Kimse bindiği dalı kesmez.

Mülkiye yıllarımda binalarımız komşu olduğu için İletişim Fakültesi’nde okuyan pek çok arkadaşımız vardı. Onlardan birisi bir gün ulusal medyada hâlâ “duayen” sayılan bir gazetecinin yanında işe girdi. Aylar sonra karşılaştığımızda bana söylediği şeyi unutamıyorum: “Ben gazetecileri çok elit bir topluluk sanıyordum, ama içlerine girince gördüm ki bunlardan daha cahil bir kitle yok.“ Son yıllarım bu muhteşem sezgiye sahip arkadaşımın tespitinin aslında pek çok topluluk için ne kadar doğru olduğunu görerek geçti ve de geçiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir